Posted on November 5, 2008
Filed Under güncem | 1 Comment
sigaramın dumanına sarıp saklayacak kadar nazikçe kayabilirsin avuçlarımın içinden. beraber olduğumuz ilk gecenin aklıma kazınamayacak kadar müzikal mısralarının arasından..
hayır.. bu gece romantizmin yeri yok.. hele ki sen bu kadar bozarken sevgiye dair her ne varsa…
alışılmışlıktan cok öte bir tutku olmalı bunlar.. yani bu yaşanmışlık değil en kadim dostum, işte bu yaşanan…
bu öptüğün dudak, bu dokunduğun ten…
yani diyorum ki, sen olmasan tadamayacaktım uyumanın bu kadar güzel olduğunu bir kadının koynunda…
ve anlayamayacaktım rüya görmenin seni gördüğümde “düş” olduğunu…
niyetim bu gece sana seni anlatmak değil… olmamalı..
ve zaten bildiklerini söylemek, defalarca aynı yere vurup aynı ağacı oyan ağaçkakandan başka ne tad verebilir ki?
yenilenmesi gereken bir yaşam varsa köklerini içimizde saklıyordur. içimizde büyüyüp içimizde olgunlaşmadan; nasıl filiz verebilir ki yeni bir yaşam…
muhtaçlığım yok, ihtiyacım var dediğim de… sensiz ölmem ama seninle daha güzel yaşarım dediğimi de anlamak çok zor olmamalı…
bu hayat bir deniz, ey adı sonsuzluk olan…
sonsuzluğunda kaybolmadan aynı limana sığınmak adın gibi daim olanın da. adım gibi şafak vaktini bekleyenin de arzusu olmalı…
yarın yine yeni bir gün mü?
buna biz karar verceğiz… üstün bir taraf olmaksızın, olamaksızın, paylaşarak…
(to fairy-girl)
Posted on September 19, 2008
Filed Under güncem | Leave a Comment
garip bir uyku halindeyim. anlaşılmaz, sorgulanmaz. bedenimin coğrafyasında, üstümden kayıp düşmüş yorganımın çıplak bıraktığı yerlerde soğuğa karşı çıkan isyanı bastırmaya uğraşan kanım daha hızlı akıyor. kalbimin ritmine göre değişen tamtamları içimde çalan, uzak afrikanın güneş yanığı tenli yamyamlarına eşlik edercesine sinekler ve yatağımın kenarında terkedilmiş gibi duran giyecek yığınında büyüyüp serpilmiş, dört-altı-sekiz bacaklı canlılar canlı bedenimden yaşam kaynaklarını umarak umarsız çalışmalarını sürdürüyor.
olmayacak işler peşinde koşan tüm o böceklere karşı, bir türlü nasıl çalıştığını anlamasam da ve işe yarayıp yaramadığı konusunda ciddi şüphelerim olsa da, çıplak duvardaki sıva üstü prize takılı elektrikli bir cihaz, çocukluğumdan bu yana büyümesinden her an ilgili ve yetkili kişilerin endişe duyduğu ozon tabakasındaki deliği daha da büyütecek kloroflorokarbon bazlı aerosol kutusundan havaya inanılmaz küçük parçacıklar olarak savrulan katil ilaçlar ve benim aldırmaksızın ve sadece içimi rahatlamak amacıyla havada savurup ve parmaklarımı avuç içime sanki kendi canıma kastım varmış gibi bastırdığım parmaklarımdan ibaret ellerimle savaşım sürüyor. sürmesini istediğim dünyadaki son uğraş savaş da olsa, içimde ve odamda, -ki özellikle huzurlu bir uyku için yattığım yatağımda akıp giden zamana koyubalicek yegane ismin bu olması beni gerçekten korkutuyor.
istemekle istememek arasındaki ince çizgi nasıl incecikse aklın alamayacağı kadar, savaşmak ve savaşmamak arasındaki tercihe insanı zorlayan sebepler de bir o kadar kabaca duruyor karşımda.
hayat bana bunu hep yapıyor! bir olur ve bir hayali karşıma getirip geriye çekiliyor;
mullholand da kendini arayan o kazazede kız, lost adasına düşmüş ve ne yaşayacağını bilmeyen o garip topluluk, mavi mi kırmızı mı sorusuna cevap arayan Neo… yeni çağın kültüründe tercihler hep popüler olanı korumaktan yana işlerken neden benim için aynı düzene parça olmak ağır geliyor? eski moda olmak ne kötü…
oysa eskiye özlem duyan onlarca programı televizyonda sabahtan akşama izlemiyor muyuz? eski ramazanlar, bir kaç gün sonra başlayacak eski bayramlar, eski akşam gezmeleri, eski temiz kentler…. niye eskiyi okudukça, öğrendikçe midem bulanıyor? niye bu kadar arada yaşamak zorunda kalıyoruz?
eski de nerden çıktı, söylesene okurum? senin bilmediğin “yeni herşey” eskidir de o yüzden!
eskidir, eskitilmiştir ve yenilenmeyi göze almak büyük acıların kapısının eşiğinde durmak gibidir senin için…
büyüdüğüm kentin kuzeyi ve güneyi dağlara bakar, doğu ve batı, tarih sahnesinin iki başrol oyuncusu gibi apaçık durmaktadır oysa kentin uzandığı çizgi boyunca. benim aklıma doğuya veya batıya gitmek gelmezdi eskiden. apaçıktı, belliydi, ortadaydı içi dışı. insafsız bir katil bu iki yönün karrnına iyice bilenmiş ve ayışığına tutulunca parlayan soğuk çelik yapılma, üstünde kanın daha rahat akmasını sağlayıp kurbanını öldürmeyi hızlandırması kesin bıçağını batırıp çıkarmıştı defalarca. ben ne zaman yüzümü döndürüp peşisıa gitmesem bu iki yöne, biraz daha kanıyordu o iki yön. yön… ne ilginç bir kelime!!! tutulan taraf, gidelen taraf, insanın yüzünü döndüğü taraf, adres tarif ederken kılavuz olan taraf; ama bir taraf.
her yön bir taraf tutuyorsa ve gitmem gereken bir tek yön varsa ne sıkıcı oluyor yaşamak.
önümde dünyanın kıtalarını gösteren bir harita dururken ne kadar da belirsiz kalıyor gideceğim taraf…
tarafsız olmak ne kadar da koyuyor bir tercih yapıp yola düşecek kadar cesareti bulamayınca insan içindeki işlenmeye uygun cevherin gizli saklı durduğu madenlerde çalışacak bir eş bulamadığında.
sana kızıyor muyum okurum? sana kızgın mıyım okurum? senden ne kadar uzağım veya sana ne kadar yakınım okurum? sen ne taraftasın okurum?
kelimelere eşanlamlılık yüklemek ve sonra eşlanlamlar arasında kaybolup gitmek ne kadar da insana göre. bu zayıf ırkın en zayıf yanı belki de!!! kararsız kalmak, bilememek, çözümleyememek, bir gidip bir gelmek; elinde bıçağını sallayan katilin bıçağının gidip gelişi gibi. bıçağı sapyalan çoktan karar vermiş de ne yapacağına, o bıçağın canını alacakmış gibi saplanıp çıktığı beden yaşamla ölüm arasında bir yerlerde çok fena sıkışmış.
gerçekler diyorum okurum, bilip söylediğimiz, dillendirip büyüttüğümüz, ardından koşup yorulyduğumuz tüm o gerçekler… işte onların hepsi yalan! beni yargılama bu sefer. senin haddinden büyük bu… birkaç beden büyük elbiseyi giyip çıkarttığın o soyunma kabininde aklından geçenler gibi.. veya birkaç beden küçük bir elbiseyi dener gibi. ikisi de olmuyor üstüne, hani bilirsin ya okurum ve inatla ve yine de ve herşeye rağmen giyip deneyip çıkarırsın o elbiseyi üstünden ve dahası, inatla gözün ve aklın hep o elbise de kalır da sonra ne alsan yakıştıramazsın kendine, işte bundan bahsediyorum.
aramızda anlamak-anlaşılmak, anlamayı isemek-anlaşılmayı istemek gibi dört uçurum var dört yanımızı çevrelemiş duran. bu, dört yanı bomboş, kocaman bir uçurumun ortasında inatla dimdik kalmış küçücük bir tepenin üstünde sıkışıp kalmak gibi. oysa seni oraya ne getirdi çok belli değil mi okurum?
tercihlere yön veren, yönleri anlamlı kılan, anlamı gerçek, gerçeği baki yapan tüm bu yaşanmışlığı anlatsam anlayacak mısın, durup dinleyecek misin, tarafını bırakıp hak verecek, hakkımda iyi düşünecek misin ey okurum?
yine kiraz mevsimi geliyor; mevsim hergün geliyor da sen zamanını yakalıyor musun?
odamda kanımı emen tek sinek benliğim. insafsız, acımasız…
kapat gözlerini ve tarihe bak, -ki bunlar yaşadığından sorgulayacak bir kocaman vak’anüvis yığını gibi gravürlerle aklına kazılı, sözcüklerle içine işlemiş, dokunup hissettiklerine tenine kazınıp kalmıştır…
sen ey okurum, benim bana yaptığımı kendine yapabilecek misin?
işte soru bu!!!
Posted on September 2, 2008
Filed Under güncem | Leave a Comment
durum: sivrisineklerin sadece dişileri, onlar da üremek için ihtiyaç duydukları bir maddeyi edinmek için insanları ısırırlar. işte bu çok garip. hele ki sabahın 6’sında, gözlerimden uyku akarken ve pencerelerinde tül gerili odada rahatsızlık veren bu kaşıntıyla uyandığımda. o sevmediğim mahlukatın beni rahatsız edecek olası gelecek kuşaklarının az önce benden emmediği kanla hayat bulacak olması. insanın kendini tüketmesi bu olsa gerek.
(devam edecek…)
Posted on June 8, 2008
Filed Under güncem | 1 Comment
birşeylerin yakın bir zamanda olacağını hissettiğiniz oldu mu hiç? aslında bu bir his değildir. bu içten içe büyüyen “kararlar” yumağının gelip insanın boğazına takılmasıdır. söylerken içime doğuyor demek de budur işte.
———
-”içime doğuyor, A olayı B gibi sonuçlanacak”
-peki ama niye?
-çünkü öyle hissediyorum…
———
ı-ıh, insan öyle hissetmiyor işte. insan birşeyi yapmaya karar veriyor. karar vermeden önce bakıyor, durumu değerlendiriyor, verileri inceliyor, kılı kırk yarıyor… sonra adı “içime öyle doğdu” oluyor.
benim içime de bazen “doğuyor” bişeyler.
evet işte diyorum, böyle olacak. ve oluyor. çünkü ben öyle olmasını istiyorum.
hiçbir doğaüstü gücün etkisinde kalmadan, istediğimi yapacak gücü bulduğum ilk anda yapmak üzere…
içime öyle bir doğuyor ki bazı şeyler, bir kaç ay süren doğum sancıları çektiriyor bana. acıdan kıvrandıkça doğum daha da yaklaşıyor.
o kadar yaklaşıyor ki, burnum çarpıyor çeperine. burnumun dikine yürüdüğümden olsa gerek. aklımın kestiği yöne savrulmaya bayıldığım için olsa gerek.
o kadar yakın oluyor ki acımak, içime doğmakla kalmıyor, içimde büyüyor, irin oluyor, apse oluyor, örseleniyor ve örselendikçe daha da çok acıtıyor.
işte o an aydınlığı görmeye başlıyorum. içime doğan aydınlık bu. ayşafağı mı? ahhhh, keşke ayşafağı olabilse, keşke ayışığı gibi olsa, temiz, tertemiz, saf, albenisi olan bişey olsa…
akımda kuramlar birbirine geçiyor…
———-
bundan sonrası için “please be an adult”
———-
kuramlar ve yaşam arasında burnunun dikine yürümek o kadar zor ki! toplumun kuramları (kuralları mı demeliydim, yoo, sanmıyorum). toplumun diktası (bak bu çok güzel oldu). haaa, bir de toplumun yaşamını devam ettirmek için seni harcamayı mübah sayması.
ama dur bi saniye. bu işin kolay yolu değil mi? dadaist bi mantıkla bakmış olmuyor muyuz herşeye? suçlu toplumdur! ve gerisinde senin yaptıkların, sırf sen toplumun minicik ve gözardı edilebilir bir parçası olduğun için üstünde işe yarar… oooo, bu ne kolaycılık böyle? bu ne rahatlık? bu ne “sen beni bilmezsin ama ben böyleyim iştenin” arkasına sığınmacılık.
tabi, suç atmak kolaydır her zaman. “toplum beni böyle bilir”, “insanlar benim için böyle düşünür”.
çok içten bi “hadi lan” sizce de buraya yakışmaz mı?
———-
bundan sonrası için “please “REALLY” be an adult”
———-
hadi doğrulara bakalım. şu yaşadığımız evrende, neden ve sonuç dengesini bozacak, kendi varoluşunu engelleyecek biçimde bir şey gerçek olabilir mi?
yani, paradokslara bağlı önermelerle yaşamak mümkün mü? matematik tökezliyor. elealı zenon’un meşhur ok kuramı var bi kere. “sıfır ve bir arasında sonsuz sayı varsa eğer” diyor, oku hedefe attığımda ve sürekli aradaki mesafenin yarısını alarak ilerlediğini düşündüğümde asla 0 ve 1 arasını bitiremeyecektir. kuram doğru! yaşamsal olarak yanlış.
eros size okunu atmadı mı hiç? eros’un oku kalbinize değemedi mi? aaaa, o ok hedefine saplanıyormuş meğer…
hadi devam edelim. ışık hızına çıkınca madde varlığından ayrılır mı acaba? bahsettiğimiz madde ne acaba? bir parça taş ile bir insanı aynı kapsamda madde olarak değerlendirmek mümkün mü? varlığı atomlarının birbirine olan bağına bağlı taş ile, fizyolojisi en ufak acı karşısında bile yenik düşen, yaşamsal varoluşu “üst” koşullarından herhangi biri olmadığında yok olan bu canlı türü aynı kuramda ve aynı bağlamda değerlendirilebilir mi?
determinist açıdan bakalım. madem aynı şartlar, aynı varlığı aynı koşullarda, aynı etkiyi gösteriyor; o zaman bu da yanlış değil mi? elbette kuramın deneysel olarak gerçekleştirilebildiğini henüz görmedik. o yüzden öngörülerimizi bırakıp, belki şerhini koyalım bu noktada. zira ben, yanılmaktan nefret ederim.
———-
bundan sonrası için “you should be an adult”
———-
şimdi insanlara ve ne yaptıklarına bakalım. kurgu denilen şey tam da insanın aklına yakışır bir olgu. kurgulamak tamamen insancıl. kurgulamak, insanın insan yiyen tarafı. olası durumlar yaratmak, bu durumlarda söylenecek/yaşanacak/hissedilecek her şartı düşünmek ve sanki gerçekten “o durum olmuş” gibi yaşamak. işte insanın çöküş teoremi.
içi başka isteyen ve düşünen insanın, kendiyle hesaplaşması. bunu dile getirmemesi. buu söylememesi….
çünkü zaman, her derde deva olacak bir çare değildir. zaman insana kaşıdığı yaranın kabuğunu daha çok kaşıyabilmesi için sunulmuş bir tanrısal armağandır. zaman geçtikçe, yaranın kabuğunu daha çok acıttıkça insan, yara cerahat olur, cerahat kangren…
zaman işte bu işe yarar. acıyı artırmak için yaşamda bırakılan teğel payıdır zaman.
dediğim gibi olmuyor hiçbirşey, ama öngördüğüm gibi yaşıyorum. benim çelişkim de bu işte; aynı her insanda olduğu gibi. hang insan, her dediğini aynen yapabiliyor ki? başlangıç durumuna öylesine hassas dengelerle bağlanmış hangi yaşam, bir çift dudaktan çıkan söze veya nörolojik işleyen süreçlere karşı durabiliyor ki? böyle bir yaşama sahip olanlara kahraman demiyor muyuz? sıradışı olan, sıradışı olduğu için “az” olansa ve “az” olan her zaman değerli değilse (geleneksel mantık: nadir blulunan değerlidir-kör at nadir bulunur-kör at değerlidir) o zaman kahraman olmaya çalışmanın faydası ne?
insan olduğu herneyse öyle doğuyor, içgüdüleri nasıl istiyorsa öyle yaşıyor ve kendini çevresinin dar kalıplarına sıkıştırabilmeyi başarı sayıyor. etrafta mutlu edilecek kocaman bir halkayı oluşturan insanlar varken, kendi mutluluğunu düşünmek de neyin nesi?
niye insan onun için hazırlanmış yaşamdan mutlu olmasın ki?
niye “ağzından her çıkan kendi söylediğiymiş” gibi yaparken, ardına sakladığı tenin ardında acı çektiğini gizlesin ki?
insan niye “sözü ve yaptığı başka, istediği ve yaşadığı başka” olmasın ki?
———-
it’s an obligation being an adult to read more”
———-
bir başkasının zihnini okumak o kadar kolaydır ki! iyi bir seyirci olmak herşeye yetiyor. sözcükler, davranışlar, yapılanlar ve yapılmak istendiğinde “zorla” tutulan istemler.
bakıp gördüğüm dünyada herkes yalancı. evet, buna ben de dahilim. herkesin olmak istediği farklı bir yer var, yapmak istediği farklı bir iş, yaşamak istediği farklı bir yaşam.
“ben mutluyum” diyen birini görmeyeli o kadar çok zaman oldu ki! aynaya bakalı birkaç dakika olduğunu söylemiş miydim?
bu kadar yalan bir hayatı sürdürmeye inatla devam etmek, evet, insanoğlunun en büyük iki becerisinden biri işte bu!
diğer becerisi unutabilmek. yaşamda karşılaştığı zorlukları, çektiği acıları unutumasa, insan nasıl insan olabilirdi ki?
———-
belki bu kadar açık ilk defa söylüyorum. yoo, yadırgamaya gerek yok, düşünceyi dile getirmek her zaman gerekli değildir çünkü. ama bu sefer söylemek gerekli.
yaşadığınız her an, eğer yukarıda saydığım minicik bir noktayla ve sadece bir kere ile kesişmişse, yaşadığnız herşey yalan demektir.
yalanlar öylesine doğurgandır ki!
insan dediğim, içini kendine değil, sesiyle dışına vurmayı bilen bir canlı türüdür.
sakın susmayı ve içine atmayı değerli bilmeyin.
sessizliğin denizine gömülmüş bir düşünceye sahip olmaktansa, varsın insanlar eleştirsin, düşündüğünüzü söyleyin.
bir an öfkelendiğini, bir an sevdiğini, bir an kızdığını, bir an özlediğini, bir an istediğini, bir an beklediğini söyleyememek ne kadar acıdır…..
Posted on March 18, 2008
Filed Under güncem | 1 Comment
ilk önce güçlü olan vardı. gücü yeten vardı. fosillere bakınca açıkça görülüyor. dinozarların ve insan ırkının öncül fosileri arasında dağlar kadar fark var.
biri çıkıp dinazorlar yaşamadı mı diyecek? buyursunlar efendim, kanıtlar ortadadır.
ardından ne olduğu hala tartışmalı, bu devasa canlılar çekildiler dünya üzerinden.
meydan havvayla ademin torunlarına kaldı.
yine ilk gelen güçlü oldu.
elinde taştan baltayı tutan, elinde irice bir kuyruksokumu kemiği tutan (bkz: 2001 Space Odessy-Kubrick) hak sahibi oldu.
peki, bilmem kaç bin yıllık insan tarihi bu kadar kolay anlatılabilir mi?
aslında bu sorunun net ve kesin cevabı: EVET, anlatılabilir.
güç ve yönetme hakkı o kadar bağlı ki birbirine, yanında başka bir gücü, ne garanti, ne sigorta, ne de fikrini söyleyebilecek bir başka unsur olarak kabul etmiyor.
oysa insanın doğası tamamen farklı.
anlaşmak, uzlaşmak, buluşmak ve paylaşmak bizim doğamız. tabi ki görünür ve “ideal” kavramı içinde. (birisi “insanın doğası mı” dedi?)
öte yandan yukarıda saydığım genelleme çerçevesinde mutlu-mesut olacağımızı düşünenler de olmuş. neyse, biz konumuza dönelim…
insanlar -ki homosaphiens’ın evrimlendiği, dilin kabaca varolduğu ve koloniler halinde yaşamaya başladığını düşünerek, biraz erken de olsa insanlar diyorum- birarada yaşamanın kurallarını geliştirme çabasına girdiler.
bu gelişme bazı gerçekleri ortaya getirdi. koloniler halinde yaşayan insanlar için öncül kural beslenmenin sağlanmasıydı. işte tam da bu noktada bir gerçeği görmeye başlayacağız.
bize yanlış öğretilen, üstünde düşünmememiz gereken bir gerçeği. insanlar asla avcı ve toplayıcı olmadılar!
ilk insanlar avcı ve toplayıcı değildi! ilk insanlar için beslenmenin olmazsa olmaz koşulu “toplamaktan” geçiyordu. toplanarak elde edilen besin miktarı, avlanarak elde edilen besinden daha fazlaydı.
bir düşünün; bugünün modern avcıları ellerinde dürbünlü tüfekleri, soğuğa karşı koruyan giysileri, gerektiğinde ambulans görevi görebilecek helikopterlere uydudan ulaşabilecek haberleşme cihazlarına sahip olarak ava çıkmaktalar. biraz daha ileri gidersek, kapı içleri çelik barlarla güçlendirilmiş ciplerinin, tüfeklerini sabit tutmaları için tasarlanmış pencerelerinden, aküden beslenen su ısıtıcılarla yaptıkları kahveyi yudumlayarak avlanmaktalar. elleri boş avdan dönmeleri halinde, cüzdanlarındaki kredi kartlarını kullanarak eve yiyecek birşeyler götürmeleri mümkün.
oysa, ilkel avcılar için avlanmak, ortada yemek karşılığı can konulan bir kumardı. kazanmanın garantisi mümkün olmadığı gibi, ava giderken avlanmak da sözkonusuydu.
ilkel toplumun toplayıcı-avcı olduğunu gösteren ve ispatlayan bir eser için: (bkz: Hayvanların Sessiz Dünyası-Marian Stamp Dawkins-Tübitak Yayınları)
Peki “zamane” başlığıyla toplayıcı-avcı olmanın nasıl bir ilgisi olabilir. sadece sabır ey okuyucum…
insanların beslenmek için hayatlarını koydukları bir kumar nereye kadar gidebilirdi? elbette alternatiflerini yaratıncaya kadar!
burada bahsetmemiz gereken ikinci ve asıl konumuza geri dönmek zamanı geldi. eğer avlanmak yeterli gelmiyorsa, o zaman toplamak lazımdı. çilek, böğürtlen, çeşitli meyve ve sebzeler…
şimdi bir de zamanın imar yasalarına bakalım. yerkabuğu henüz günümüzdeki şekline benzemiyor. insan ırkının yaşaması için gerekli koşullar yalnızca orta kuşak üzerinde geçerli. insanların iki temel özelliği birlikte barındıran yaşam alanlarına ihtiyacı var.
bu gerekliliklerden ilki tatlı su kaynaklarına yakın olmak, ikincisi korunacak mağara, kovuk vb. bir alan bulmak.
günümüzde hem şehir merkezine yakın, hem sessiz, hem “iyi” bir çevrede bulunan daireler hala değerli. oysa ilkel atalarımız için değerliliğin karşılığını banka kredisi satın alabilmek kadar kolay değildi. onlar saydığımız bu özelliklere sahip alanlar için güç kullanmak zorundaydı. ve elbette kendi türdaşlarına karşı.
zaman içinde homosaphiens için “toplanabilir besin kaynakları” sorun olmaya başladı. çünkü topladığınız besinin yerine yenisinin gelmesi zaman alıyordu. bu durumda daha uzağa gitmek ve oradan besini toplayarak getirmek gerekmekteydi. ancak tek bir pedala dokunarak hareket edebilen ve yüzlerce kiloluk ağırlıkları taşıyabilen araçlar mevcut değildi. (alışverişten sonra yorulan modern insan için utanmak gerekli mi acaba?)
ayrıca kıt tatlı su kaynakları üzerine yerleşmiş topluluklar arasında sorun çıkması da kaçınılmaz olacaktı. atalarımız için yeni ve köklü çözümler bulma zamanı gelmişti.
tarımın ortaya çıkışı, her yeni buluşta olduğu gibi, mecburiyetler karşısında insanın gösterdiği bir refleks olarak kabul edilebilir.
hergün daha uzağa gitmek ve belirsiz yeni besin kaynaklarını bulmak üzere harcanan enerji, gözlemlenen, yakın ve karşılığında ne alınacağı bilenen bir kanala aktarılabilir miydi?
ilkel atalarımızın bu kadar fizibilite çalışması yaptıklarını sanmıyorum. ancak sonuçlara bakılırsa tarımın gerekliliğini kavramış oldukları kesin.
kendi toplayacağını kendin yetiştir anlayışıyla insan ırkı için ikinci bir dönem açıldı. yaşam alanı belirli çağın başlangıcı…
şaşırtıcı olarak, ilkel insan olarak andığımız bu toplulukların yaşam biçimi bugün de devam etmektedir.
şimdi insanın beslenmesindeki ikinci halkaya bir göz atalım.
avustralya ve afrikada yaşamakta olan ve dış dünyaya halen kapalı kalmış topluluklarda, beslenme amacıyla avlanarak getirilen et oldukça değerlidir. miktarın az olması veya lezzetinden daha önemli kabul edilen olgu, avcının gücüdür.
bu kabilelerde avcının etten faydalanacak bireyleri seçme hakkı olduğu gözlemlenmiştir. her ne kadar yukarıda uzun uzun anlattığım gibi, beslenmenin büyük kısmı toplanarak elde edilen bitkisel ürünlere dayanıyorsa da, et ve ete sahip olacak güç değerlidir. belli gruplarda et ve ete sahip olan güç kutsal olarak da görülmektedir.
ve yeniden asıl konumuza geri dönelim.
-devam edecek-
Posted on March 8, 2008
Filed Under güncem | Leave a Comment
ne çok utanırdım kısacık kesilmiş saçlarımdan. bizim köyün berberi işte. ne olacak ki, bi alaburus bilir, bi üç numara. sanki bir fark varmış sormaz mı bir de?
-nasıl keseyim?
zaten korkardım berberden. kırmızılı-beyazlı paketinde, üstünde yüzü köpüğe bulanmış bir erkek resmi olan dizi dizi traş sabunları, aynanın sağındaki raflarda dururdu. kan taşı hemen en üstteki çekmecede.
sıcak suyu berberin çırağı sami getirdi mi, çıkıp gidesim gelirdi hemen. sarıya çalan, ama inatla bir vakit beyaz olduğunu söyleyen o önlüğün kollarını eldiven yapar, sıcak su tasını zorla taşırdı. yana yana.
berber amca traş fırçasını bi sabuna sürter, bi sıcak suya daldırırdı.
suyun dumanına tezgahın kenarına bırakılmış birinci sigarasının dumaı katılırdı.
buğulu aynada bakardım saçlarıma.
briyatine boğulmuş saçlarıyla ayhan ışık’ın, ediz hun’un resimleri dururdu aynanın üstünde. hayat mecmuasının orta sayfasından, zımba yerleri zedelenmeden koparılmış.
saçlarım uzasın isterdim. tarakla şöyle bastıra bastıra bi tarayayım, sonra elimle arkadan kaldırayım yavaşça. çok değil ama, alnımın üstüne gölgesi düşecek kadar.
ama okula almazlardı ki!
offff, hergün sıra olurduk okulun kapısında. saç kontrolü, tırnak kontrolü, mendil kontrolü….
azıcık uzasa saçlarım
-gelin, bitlenecek bu çocuk derdi dedem.
banyoda kocaman bi kazan suyu ateşe koyurdı anam. “hadi” derdi, “kestir gel saçlarını.”
ortası delik bi elli kuruş koyardı avucuma. bilirdim ki berberden çıkınca bakkaldan kavut veya çiklet alabileceğim.
yine de ne zaman sami sıcak suyu getirse elleri yana yana, aklıma koşup gitmek gelirdi.
bazen arkadaşlarımla denk gelirdim berberde. ellerinde birer ortası delik para, sıramızı beklerdik.
büyükler hep bizden önce gelmiş olurdu, veya hep önceden gelmiş, “bir saate geliyorum” diye sıra tutmuş.
maçlardan konuşurdu berber amca. adalet partisi, halk partisi, müttefikler, çurçil, hitler…
almanların tankları vardı, ingilizlerin uçağı.
sıra biz küçüklere gelince hava kararmış olurdu. önce cama bir battaniye gererdi berber amca. sami bu sefer ellerini yakmadan gaz lambasını yakar getirirdi.
berber amca koltuğunun kolçakları arasına bir sıra koyar, üstüne hoopp diye otururdu beni. beyaz önlüğü boynuma sarınca elleri, kolları olmayan kuklalar gibi görünüdüm aynada.
hep okulu sorardı, derselerimi sorardı.
hep cebir en önemliydi, on almam lazım gelirdi. dükkanım olsa cebir bilmeden olmazdı. alacak verecek hep hesap işiydi. memur olsam yine önemliydi, amirim hesap yapmamı isterdi.
sonra türkçe gelirdi. konuşmayı bilmek gerekirdi. memur olsam, amirime nasıl hitap edeceğimi bilmem lazımdı, dükkan açsam müşterimle nasıl konuşacağımı bilmem lazımdı.
kısacık olunca saçlarım yeniden hoopp diye yere indirirdi berber amca.
koşa koşa bakkala giderdim hemen. yol boyunca çiklet mi alsam, kavut mu diye düşünerek.
eve gelince doğru banyoya… etrafa saç dökmeden, hemencecik yıkardı beni anam.
ertesi sabah başım dik girerdim okula. bazen “aferim” derdi müdür.
çocuktum, hiçbişeyden anlamazdım. ama yine de bilirdim işte.
konuşmak isterdim sustururlardı.
—————
ben bişey diyecektim yaaa, bak onu da unutturdular bu kadar tekdüzelikte…
yalan yanlış tarihlerle, kronolojik hatalarla, eksikleriyle…
ne zaman berbere gitsem aklımdan bir sürü şey geçer.
ama en çok gıpta ettiğime takılırım.
elinde ustura, boğazına da dayanmış, var mı ki bu dünyada istediğini söylemek için berberden rahat olan?
—————
unutmadan, bugün kısacık kesilmiş saçlarımdan utanmıyorum.
bugün yarım bırakılmış cümlelerden, eksik bırakılmış hayatlardan utanıyorum…
—————
ne haddime veya ne hangi haklaysa?
Posted on February 22, 2008
Filed Under güncem | 2 Comments
sabah, saat dört. odanın kapısı açıp-kapatırken inatla gıcırdamakta. gecenin sessizliğine inat bi ses bu. sanki kapı kasten gıcırdıyormuş gibi hissediyorum.
tek tük, gürültülü motorlarıyla arabalar geçiyor üst caddeden. üst caddenin ötesi deniz. üst caddenin ötesi akdeniz. üst caddenin ötesi, gecenin karanlığında bile akdeniz. isimler ve varlıklar arasında anlamlı bir ilişki aramak boşuna.
sabah saat dört sıfır bir. canım bişeyler istiyor. kahve mesela, ama sıcak olacak ve inatla soğumasını bekleyeceğim içmek için. sigara istiyor canım. yakıp bir nefes çekeceğim, kültablasında unutacağım sonra, yanıp gidecek, sonra bir nefes daha çekip söndüreceğim.
saat dört sıfır iki. kol saatimin pili bitmiş, çalışmıyor. her dakika, bir dakika ileri alıyorum saati, elimle kurarak ve duvardaki saatin rehberliğinde. heyyy, saatine bak, belki birşeylere geç kalmışsındır diyor aklımın içinde bir ses. neye geç kaldığımı düşünmek bile istemiyorum.
saat dört sıfır üç. hala oturuyorum aynı sandalyede. gözüm telefona takılıyor sebepsiz. arayan yok, soran yok, mesaj atan yok. boş boş bakıyorum telefona.
saat dört sıfır dört. msn listeme takılıyor gözüm. üç cansız robot var online olan, iki de kendi adresim. toplamda beş isim. toplamda beş varolmayan. aslında orda görünen ama orda olması anlam taşımayan beş isim.
saat dört sıfır beş. hala aynı sandalyedeyim. canım hala kahve istiyor. canım yerimden kalkmamak istiyor. acaba canım ne istiyor? biliyor muyum? bilmiyorum…
saat dört sıfır altı. yarın yapacaklarımı düşünmeye çalışıyorum. yapacak ne işim var acaba? aynı git-gel’ler dışında, aynı şeyleri, aynı şekilde, aynı insanlara anlatmak, aynı insanlarla konuşmak dışında. düşünüyorum. yapacak farklı bişey bulamıyorum. yarının yine aynı olmasından korkuyorum.
saat dört sıfır yedi. korktuğum şeyleri düşünüyorum. kabuslarım, yüksek, karanlık, yalnızlık, ölmek…
saat dört sıfır sekiz. bunların hiçbirinden korkmadığımı farkediyorum. üzülüyorum. korkmak bi yönden de, yaşamda değerli olan birşeylerin bulunduğunu göstermez mi? bişeylerin zarar görmesinden, yitmesinden kaynaklanmaz mı korkular?
saat dört sıfır dokuz.
saat dört on.
saat dört onbir.
her dakika kaç kelime geçiyor acaba aklımdan? nasıl anlıyorum dünyayı, nasıl algılıyorum, nasıl değerlendiriyorum? bir cümle kurmadan önce neler düşünüyorum, nasıl seçiyorum kelimeleri, nasıl bir üslupla anlatıyorum? ne anlatıyorum, neden bahsediyorum, düşündüğümün ne kadarını anlatabiliyorum, hatta düşündüklerimin ne kadarını anlatıyorum gerçekten?
saat dördü çeyrek geçiyor. bugün ayın 22’si, günlerden cuma…
durmadan saate bakıyorum. beklediğim birşey mi var? bir beklentim var? umut ettiğim birşey mi var?
tarihi veya ne bileyim, belki saati, neden bu kadar önemsiyorum?
neden gözüm ikide bir takılıyor saate?
dakika dakika neyi sayıyorum?
insanlar uyuyor bu saatte. normal olanı da bu değil mi zaten? geceleri uyumak ve gündüzleri uyanık olmak?
sonra birden birleşiyor herşey. kocaman bir bütün oluyor tüm düşüncelerim.
geleceğimden beklentilerim var, geçen her dakika, beklediklerim gerçekleşmeden geçen her dakika korkutuyor beni. hiçbir beklediğimin gerçek olmamasından korkuyorum. korktukça zaman dursun istiyorum. birşeyler yapayım, durdurayım zamanı. sonra hazırlanayım hayata karşı. sınavlar, dersler, çalışma hayatı…. hepsini ben zamanı durduğumda yapayım, bitsin istiyorum. yaşamak için bana zaman kalsın.
şöyle böyle, ortalama bir hayat değil ama, istediğim gibi yaşamak için bana zaman kalsın.
saat dördü ondokuz geçiyor. durmuyor zaman. yarın yapılacak işler, düzenli yapılan ayinler, yılın hep aynı zamanı tekrarlanan ritüeller gibi bekliyor beni.
yarın diyorum içimden, yarın bir anlam taşımıyor. oysa zaman değil midir, umudu nakış gibi belleğimize kazıyan? o sihirli bir sözcük değil midir? yarın!
saat dördü yirmi geçiyor. yirmi dakikadır yazıyorum demektir. yirmi dakikadır okuyorum demektir. yirmi dakikadır hiçbir şey yapmıyorum demektir bu!
hayatımdan yirmi dakika geçip gitmiş demektir bu…
hayatımın yirmi dakikasını daha, istemediğim bi yerde, istemediğim bi şekilde heba etmişim demektir bu!
saat dördü yirmibir geçiyor. peki nerde olmak istersin, nasıl olmak istersin diye soruyorum kendime.
saat dördü yirmiiki geçiyor…
saat dördü yirmiüç geçiyor…
saat dördü yirmidört geçiyor. aklımdan bir sürü şey geçiyor. zaman geçiyor. aklımdan bir tek anlamlı cevap geçmiyor. biraz kırılıyorum kendime.
bu nasıl bir yaşamaktır diyorum? bu nasıl bir hayattır? beklediğini-istediğini bildiğin hiçbir şeyi söyleyememek nasıl bir acıdır.
saat dördü yirmibeş geçiyor. klavyedeki harfler içiçe geçiyor. üst caddeden bir araba daha geçiyor.
herşey gelip geçiyor… ben hala aynı yerde duruyorum.
cevaplamak istiyorum olmuyor, söylemek istiyorum olmuyor, istediğim gibi oluyorum olmuyor, istemediğim gibi oluyorum olmuyor, sadece bekliyorum olmuyor, beklemeyip birşeyler yapıyorum olmuyor…
saat dördü yirmiyedi geçiyor. canım hala daha kahve istiyor. açınca hala daha bana inat kapı gıcırdıyor. canım hala daha sigara istiyor. canım bi burda olmak istemiyor, bir de yalnız olmak.
saat dördü yirmisekiz geçiyor…
saat dördü yirmidokuz geçiyor…
saat dört buçuk oluyor….
——
bir gün gözlerimin önünden hayatım film şeridi geçecek diyorum. o gün bu anı hatırlayacağım. isteyip yapamadıklarımı, durmadan kendimi engellediğimi, arzulayıp ulaşamadıklarımı, ümitlenip bulamadıklarımı düşünüp, düşünüp dururken zamanı geçirdiğimi düşüneceğim.
niye diye soracağımı, keşke diyeceğimi biliyorum.
saati bilmek artık bir anlam ifade etmiyor. saati önemsemek artık anlamsız.
uyuyup uyandıktan sonra hiçbir şey değişmeyecek, hiçbir istediğim olmayacak.
hani masallarda olur ya, birden gerçek oluverir herşey… sadece masallarda olabilecek hayallerle yaşanmayacağını bilmek ne kötü…
gözlerim hafifçe kapanmaya başlıyor. gerisi kabusla geçecek bir uyku, sonrası kabustan beter birgün, sonrası hep aynı bir gün, sonrası tekrar tekrar boşa çıkan umutlar, sonrası ne yapsan olmayacak hayallerle dolu karanlık bir gece daha….
ama sonrası yok, şimdi var; dün için sonrası olan şimdi var…
——
merak edenler için söyleyeyim, saat dördü otuzdört geçiyor…
Posted on January 18, 2008
Filed Under güncem | 1 Comment
Posted on December 23, 2007
Filed Under güncem | 3 Comments
içimde kalan son yaşama isteğini de öldüren herkese teşekkür ederim.bir süreliğine kapalıyım. aklım ve kalbim tekrar yaşamaya başlayıncaya kadar, beni itinayla yok saymaya devam ediniz.bana, son kullanma tarihi çoktan geçmiş, bozuk bir konserve kutusu gibi davranmanızda bir sakınca yoktur.bilgilerinize….
Posted on December 16, 2007
Filed Under güncem | 2 Comments
?